Gül AKDEMİR KURT
Gül AKDEMİR KURT

Avrupa’dan Dünya’yı izliyorum !

14 Eylül 2026 Saat: 19:42

Geçen yıl Gürcistan seyahatimi bir kenara koyarsak ;  Hayatımda ilk defa, tam on beş gündür Avrupa’nın damarlarında, sınırların eridiği o devasa rüyanın tam ortasındayım. Gebze nere Avrupa’nın tam ortası nere.

Hollanda’nın dantel gibi işlenmiş kanallarından Almanya’nın disiplinli ve masalsı sokaklarına, oradan da Paris’in felsefe kokan bulvarlarına uzanan bu ilk büyük maraton, zihnimde asırlık kilitli kapıları tek tek açtı.  Yıllardır okuduğum, belgesellerinde hayranlıkla izlediğim o coğrafyalar; şimdi altındaki parke taşlarıyla, sabah fırından yeni çıkmış hamur ve taze kahve kokularıyla, rıhtımlara vuran o gri-mavi ışığıyla tam karşımda, el değmemiş bir gerçeklik olarak duruyor.

Bu on beş gün, sıradan bir turistin sırt çantasıyla turladığı ezbere bir rota değil ; dünyayı ilk defa kendi göz bebeklerimle kaydettiğim, kelimenin tam anlamıyla bir uyanış hikayesi. Eşim Teyfik Kurt  ile yaptığımız Avrupa seyahatimde yaşadığım ve gördüğüm tüm güzellikleri elbette ki , Gölge Dergi ve Gölge Gazetemin okurlarına aktarmakta görevim.  Daha ayrıntılı izlenim ve notlarımı  Türkiye’me  döndüğümde kaleme alacağım.

Amsterdam’da uyanmak, zamanın akış hızını unutturan tuhaf bir konforla başladı. Jordaan Mahallesi’nin o devasa pencereli, üç katlı incecik evlerinin arasından süzülüp Prinsengracht kıyısına çıktığımda, bisiklet çanlarının o neşeli tınısına karıştım.  Turist kalabalığından biraz uzaklaşıp Noorderkerk’in arkasındaki pazar yerinde soluklandığım o an, Gouda tekerleklerinin sarı sıcaklığı ile taze lale soğanlarının kokusu, şehrin ticaret ve hayat felsefesini tek bir karede özetliyordu.

Rijksmuseum’un duvarları ardındaki o ışık oyunlarına bizzat şahit olmak, Rembrandt’ın tuvalindeki grilerin tesadüf olmadığını, bu coğrafyanın gökyüzünün bizzat kendisi olduğunu öğretti bana. Akşamüstü bir köşe başında yediğim o tuzlu herring balığı ve ardışık sokaklarda tattığım bitterballen, şehrin o dürüst, iddiasız ama bir o kadar da sıcak ruhunu doğrudan damağıma taşıdı.

Amsterdam’ın suyla yazılmış o dingin şiirinden çıkıp Almanya’nın o köklü, güçlü ve keskin kontrastlarla dolu dünyasına adım atmak, rota üzerinde bambaşka bir boyuttu. Almanya, ilk bakışta o kusursuz nizamı ve ciddiyetiyle karşılıyor insanı ; ama yüzeyi biraz kazıdığınızda altından adeta bir tarih ve masal hazinesi fışkırıyor. Köln’ün sokaklarında yürürken, Ren Nehri’nin üzerinde tüm haşmetiyle yükselen Köln Katedrali’nin (Kölner Dom) o devasa gotik kuleleri karşısında soluğum kesildi.

Yüzyılların kadrini tutmuş o kara taşların arasından süzülüp, bir köşe başında taze bretzel kokusunu içime çekerek soğuk bir gazozu  yudumladığım o an, Almanya’nın sadece kurallardan ibaret olmadığını,  aksine insanı sarıp sarmalayan derin bir kökene sahip olduğunu hissettim. Berlin’in o hırpalandıktan sonra yeniden doğmuş sokaklarında, tarihin yaralarını sanatla ve özgürlükle sarma biçimine tanık olmak zihnimi sarstı. Brandenburg Kapısı’nın altından geçerken ya da Doğu Yakası Galerisi’nin (East Side Gallery) beton kalıntılarına dokunurken, bu ülkenin geçmişiyle nasıl yüzleştiğini ve geleceğe nasıl kucak açtığını bizzat yerinde okudum.

Almanya’nın o disiplinli ve entelektüel dokusundan kopup Paris’in o kibirli, görkemli ve zihni hırpalayan kaosuna akmak ise keskin bir silkinmeydi. Paris, ilk defa gelen biri için neredeyse ezici bir ihtişam barındırıyor ; ama asıl büyü, o popüler kartpostalların arkasında gizli.  

Montmartre’ın sırtlarında, Sacré-Cœur’ün merdivenlerinde soluk soluğa kalıp şehre yukarından baktığım o an, içimdeki mutluluğu tarif etmem imkansızdı. Rue de Lappe’ın duman altı bistrolarında Fransızca mırıltıları dinlerken, Place des Vosges’un simetrik huzurunda Victor Hugo’nun evinin önünden geçmek, tarihin kitap sayfalarından fırlayıp sokağın ortasında yürüyen bir insan haline gelmesini sağladı.

Le Marais’de tereyağlı bir croissant’ın peşinden sürüklenirken, Saint-Germain-des-Prés’deki Café de Flore’un kadife koltuklarında geçmişin hayaletleriyle içtiğim kahve, bu şehrin sadece gezilecek değil, nefes alınacak bir müze olduğunu fısıldadı kulağıma. Eyfel ise bir sanat eseriydi.

Bu on beş gün boyunca gördüğüm her detay, tattığım her lezzet, her köşe başında kaybolma korkusuyla karışan o çocuksu heyecan beni başka birine dönüştürdü. Hollanda’nın o sade toprak kokusundan Almanya’nın gotik ve düzenli caddelerine, oradan Fransa’nın felsefe ve şarapla yoğrulmuş zarafetine geçiş, insanın coğrafyayla nasıl şekillendiğinin canlı kanıtıydı.

Şimdi buradayım; Seine Nehri’nin üzerinde batan sonbahar güneşine karşı dururken, çantamda eskittiğim notlarla ve zihnimde hiç silinmeyecek o manzaralarla gülümsüyorum. İlk defa Avrupa’da olmanın  o katıksız coşkusuyla anlıyorum ki; seyahat etmek aslında gidilen şehirleri fethetmek değil, insanın kendi içinde henüz keşfetmediği o geniş kıtaları bulması demekmiş.

YORUMLAR Üye Girişi

Bu Yazıya Yorum Yapılmadı. İlk Yorumu Siz Yapmak İster misiniz? 
Lütfen Resimdeki kodu yazınız
 

Gölge Gazetesi, Kocaeli Haber, Gebze Haber, Darıca Haber, Dilovası Haber, Çayırova Haber, Tavsiye Formu

Bu Yazıyı Arkadaşınıza Önerin
İsminiz
Email Adresiniz
Arkadaşınızın İsmi
Arkadaşınızın E-Mail Adresi
Varsa Mesajınız
Güvenlik KoduLütfen Resimdeki kodu yazınız

Yazarın Diğer Yazıları

Kıbrıs’ta 3 gün19 Temmuz 2026 Saat: 20:27
Yaz geldi, dikkatsizlik gelmesin20 Haziran 2026 Saat: 17:30
Hantavirüs yeni pandemi mi?14 Mayıs 2026 Saat: 16:46
Kanatsız melekler uçtu!19 Nisan 2026 Saat: 17:10
Dünya Kadınlar Günü....8 Mart 2026 Saat: 16:19
Tüm Yazıları
Yukarı ↑